Özcan Özer

Tiyatroda Repertuar Anlayışı Üzerine,

Tiyatroda Repertuar Anlayışı Üzerine Tarih, bir yandan insan eylemleriyle, bu eylemlerin sonucunda gerçekleşen başarılarının, öte yandan insanlar, toplumlar ve topluluklar arasında olup bitenlerin bilgisidir. Buradan bakıldığında tarih, kendini oluşturan kategorilerin birlikteliğinde gerçek anlamına ulaşır. Günümüzde sınırların ortadan kalkması, globalleşme (küreselleşme) uluslararası yeni örgütlenmelere, yeni yapılanmalara duyulan gereksinimler, toplumların, insanların kimlik arayışları, kültürler arası ilişkiler, aşırı milliyetçilik akımları, solun kendini yeniden sorgulaması, din ve dinsel akımların gederek ivme kazanması, doğal olarak tek bir prensip ve kategori ile açıklanamaz. Aynı şekilde toplum ve birey arasındaki ilişkiler de tek bir yaklaşımla açıklanamaz. Tarihsel bir varlık olarak insan, varlığını, tarihsel süreç içinde gerçekleştiriyor –geçmişten geleceğe yönelerek- geçmişten şimdiye ve şimdinin bağlantısıyla geleceğe dönük olmanın iç içe olduğu bir süreç içinde. Çok çeşitli kaynaklardan, tarihsel bilgilerden geçmişi öğreniyoruz, içinde bulunduğumuz şimdiyi yaşıyoruz ve bütün bu bağlantılarla geleceği bekliyoruz.. İnsan, bu sürece varlık koşullarının bütünüyle katılmaktadır. Onun başarılarının gerçekleşmesi zorunludur hayatın ucundan tutabilmesi için. İçinde bulunduğu zaman ve toplumda ortaya çıkan ilişkileri, bağlılıkları ,sentezleri, sentezlere rağmen farklılıkları ve bütün bunların gelecekte olacakları da içinde bulundurduğunu bilmek zorunluluğundadır. Ve bütün bunları dil aracılığıyla, yazılı yada sözlü çeşitli sanat ürünleri aracılığıyla, kendinden sonraki kuşaklara aktarmak ve bu tarihsel süreci doğru kavramak ihtiyacındadır. Küreselleşen dünya toplumlarının, zorunlu olarak içine itildiği ‘sistem’, toplumsal ve bireysel tarih serüveni içinde; insanoğlunun yaşadığı en büyük parçalanmanın mucidi sayılabilir. Söz konusu sistemin isterleri doğrultusunda bir yaşam biçimine ayak uydurmaya çalışan insan, giderek yalnızlaşmakta, iletişim araçlarının ortaya çıkardığı, dayanılmaz iletişimsizliği iliklerinde yaşamaktadır. Bu yalnızlaşma ve iletişimsizliğin sonucunda, birbirine dokunmaya korkan, hatta dokunmayı unutan bir insan tipolojisi çevremizi sarmaktadır. Birbirine dokunmayı salt hiper marketlerin giriş kapılarında, yada ucuzluk reyonlarının önünde itiş-kakış halinde yaşayan insan, giderek köyleşen, kalabalık metropollerde, başkalarıyla birlikte yaşamayı öğrenemeden, başkalarının oluşturduğu baskılar sonucu ruhsal sağlığını kaybetmektedir. İşte tiyatro, birlikte tanıklık edebileceğimiz, bizden başkalarının yaşamını, karşılıklı iletişim halinde oyuncu-seyirci yakınlığıyla bize sunan bir sanat alanıdır. Bir tiyatro yapıtının ortaya çıktığı zaman ve toplumun ruhu arasındaki sıkı ilişki, o yapıtın toplumla bütünleşmesinin en önemli göstergelerinden biridir. Toplumun kendisini ifade etmesine aracılık yaptığı oranda, kişinin kendini ifade etmesine aracılık yapar. Her sanat alanı az çok, ‘zaman’ın hakim düşüncesinden etkilenir kuşkusuz. Ama tiyatro kadar zamanı yakından takip etmek zorunda olan başka bir sanat alanı yoktur. Bunun, tiyatro için bir zorunluluk olduğunu bile söyleyebiliriz; var oluşu buradan geçer. İnsanın yaşayacağı en büyük parçalanma; ruh ve beden parçalanmasıdır. Bireyin yaşamak istedikleriyle, yaşamak zorunda kaldıklarının arasında sıkışıp kalması; bu parçalanmanın ateşleyicisidir. Bedenimizin bulunduğu yerde, zorunlu olarak yaşadıklarımızla, ruhunuzda sakladığımız ‘yaşamak istediğimiz şeyler’ sürekli bir çatışmanın zeminin oluşturur. İşte zamanını doğru tahlil eden tiyatro, çatışmasını bunun üzerine kurabiliyorsa, içinden çıktığı toplumu da doğru tahlil edebiliyor demektir. Tiyatroda, tam anlamıyla bir hoşnutluk duygusu yaşayabilmek için, salt bizim sahnede görülen şeylere dikkat etmemiz yeterli değildir. Bizimle birlikte, salondaki kalabalığın, yani bizden başkalarının da bizim gibi anlaması, etkilenmesi yada gülmesi gerekir. İşte insan, bu olguları başkalarıyla birlikte yaşamayı; sanatla bireyin en canlı ilişkisinin kurulduğu, tiyatroda gerçekleştirebilir. Bu nedenle bir tiyatro yazarı, bir ressam gibi, tek başına, kendi zevki ve anlayışı doğrultusunda eser yaratamaz. Bir araya toplanmış bir kitle üzerinde etki bırakabilecek, birbirinden tamamen ayrı ruhsal yapılara, ayrı kaygılara sahip insanların aynı noktada, aynı duyguda birleşebileceği yapıtlar ortaya koymak zorundadır. Ve bir tiyatro sunumu sırasında, yukarıda konu edilen birlikteliği yaşayabilen birey, elbette ruhsal anlamda bir sağaltım da yaşamış olacaktır. Salt toplumu yakından ilgilendiren gündemi sahnede görerek değil, aynı zamanda, insanın evrensel duygulanımlarına da, sahnede, bir yaşam derinliğinde tanıklık etmek, dolaylı olarak kişinin kendi duygulanımlarına tanıklık etmesi, dokunması sonucunu doğuracak; Böylece, kişinin bir ilerleme –değişim- göstermesi, tiyatro binasından, en azından kendi hakkında da fikir sahibi olarak, ayrılmasına olanak sağlanacaktır. Bir tiyatronun repertuvarı bu yaklaşımlardan soyut olarak hazırlanamaz. Özcan Özer Dramaturg

 

ANTİGONE

Devletin düzeni, yasaları ve esenliği ile eski tanrısal düzenin, kişinin (ailenin) esenliği arasındaki çatışmayı işleyen oyun, bu bağlamda Kreon’in kişiliğinde devlet erki, yetkisi ve yasaları ile evrensen insanlık yasaları arasındaki bağıntıyı ele almaktadır. Birey devlet için değil, devlet birey için vardır gibi günümüz insanı için çok önemli bir söylemi irdelemektedir.

 

BATI RIHTIMI

Globalleşme (küreselleşme) diye adlandırılan, toplumlara bir zorunluluk olarak dayatılan, kapitalizmin yarattığı toplumsal ve bireysel parçalanmayı en yalın anlatan oyunlardan biri.

 

NEWTON BİLGİSAYARDAN NE ANLAR

Kendini entelektüel saymakla durumu kurtardığı yanılgısına düşen orta sınıf kentlinin eylemsizliği ekseninde, ülkeyi sarmalına almış olan liberal dünya görüşünün eleştirisini yapan bir oyun.

 

YILDIZ OLMAK KOLAY MI

Nahit, Sırrı Örik’in romanından uyarlanmıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında, ekonomik bunalımın kıskacına sıkışmış olan Türkiye’de, insanların sınıf atlama hayalleri, kısa yoldan ünlü olma çabaları Selma karakterinin serüveninde anlatılmaktadır. Aynı hayaller günümüz Türkiye’sinde de çok daha gelişmiş kitle iletişim araçları aracılığıyla çıkarlar doğrultusunda kullanılmaktadır.

 

KAÇIK

Üvey babası tarafından 16 yaşındayken tacize uğrayan, daha sonra cinayet işleyen bir kadının, bir akıl hastanesinin mahkeme salonunda geçen yargılanmasını konu edinen, dramatik unsurların Sanık-Savcı ve Yargıç üçgenine dayandırıldığı bir oyun.

 

KÜKREYEN FARE

Oyun günümüz dünyasının Jandarması Amerika, onun dünya üzerindeki rolü, işlevi ve bütün küçük ülkelerin içinde bulunduğu kıskacı komik, grotesk bir çizgide anlatan son derece başarılı bir oyundur. Türkiyenin içinde bulunduğu koşulları göz önüne aldığımızda, çok gerekli olduğunu düşündüğümüz bir oyun.

 

TV YILDIZI EVA

Sıradan bir Arnavut göçmeni olan Eva’nın göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir süreç içinde inanılmaz paralar kazanan bir TV yıldızına dönüştürülmesini ve onun sırtından beslenen asalakları anlatın, günümüz dünyasında, medya ve paranın, insan hayatını nasıl hiçe saydığını tema edinen bir oyun. KAFES Uzman denebilecek kadar, Çehov’u iyi ve ezmere bilen, Çehov duyarlığın sahip olan, ancak onu yanlış anlamış genç bir adamın, içinde bulunduğu toplumun acımasızlığı ve sınır tanımazlığı karşısında yaşadığı korku ve yenilgi sonucunda, kendini evde kafese kapatarak korunmaya çalışmasını konu edinen, iyi kurulmuş, sürprizlerle gelişen güncel bir oyun.

 

YİNE BİR GÜLNİHAL

İsmail Dede Efendinin Müziği, Mevlana’nın anlayışı, II.Mahmut ve Abdülmecid’in batılılaşma yaklaşımları, Klasik Türk Müziği’nin halka mal olup olmadığı sorgulaması ekseninde irdelenir oyunda. Müzik metnin tümüne etkiyecek yoğunluğa sahiptir.

 

BİR MÜSAHİPZADE OYUNU

Türk tiyatro klasiklerinden bir örnek olması amacıyla, yönetmeniyle belirlenecek bir oyun.

Özcan Özer Dramaturg